Bütün Ümidim Gençliktedir.
Bu cümle bir söz gibi değil, miras gibi dolaşıyor ortalıkta; törenlerde okunuyor, sosyal medyada paylaşılıyor, duvarlara yazılıyor, pankartlara basılıyor... Ancak miras, kime bırakıldığı bilinmeden devredilirse boşlukta asılı kalabilir. Atatürk'ün gençliğe yüklediği sorumluluklar o tarihin metinlerine kazınmıştır; ancak o metinlerin asıl muhatabı, heybesinde bambaşka endişeler ve omuzlarında bambaşka yükler taşıyan bir dönemin gençliğiydi. Bugün o sözü tekrarladığımızda hangi gençliği kastettiğimizi sormak, saygısızlık değil, bence sadakattir.
Hangi gençlik sorusunu kendi hayatımdan bakarak soruyorum. Benim gençliğim ve yetişkinlik yıllarım (kimine göre en verimli dönemim) fırsatların nasıl kaydırıldığını öğrendiğim yıllardı: birilerini tasfiye etmek için tasarlanan meslek liselerine uygulanan katsayı uygulaması, sınav politikalarının keyfîliği, 28 Şubat'ın toplumun bir kesimine bıraktığı derin izler. Bunlar soyut bir şikâyet listesi değil; beni realist-karamsar bir yapıya büründüren somut vakalardır.
En verimli olması gereken süreçte elinden birkaç kez fırsatları alınan / çalınan bir insan, umudun ne kadar yavan ve romantik bir kavram olduğunu istemsizce öğreniyor. Umutsuz yaşamanın ne demek olduğunu, travmaların nasıl nasırlaştığını anlamanın en doğrudan yolu bu coğrafyada bir süre yaşamaktan geçiyor.
Tüm bunların üzerine hasbelkader kamu çalışanı olmak da bu açıdan tuhaf: sistemi içeriden bilmek, ama aynı zamanda onun nasıl boşluklar, ihmaller ve negatif seleksiyon ürettiğini görmek. Tüm Türkiye'yi ilgilendiren oldukça büyük projelerin tasarlanmasında ve uygulamaya alınmasında bizatihi çalıştım; bu işler kurumların yüzünü, hem insani hem teknik zaaflarını öğretir. Öğrencilerle yüz yüze ders verirken de aynı ülkenin farklı kuşaklarının nasıl farklı kaderlerle sınandığını izliyorum. Tüm bunlar umut kavramının ayaklarının olmadığını bana defalarca gösterdi.
Bir eş ve iki çocuk babası olarak şunu söylüyorum: Bu güzel memlekete yönelik hiç ümidim yok. Bu, melankoli değil; tecrübeyle edindiğim realitenin, kırgınlığın ve dirayetli yorgunluğun bir ifadesidir. Uzun süreli travmalar, umut kavramının içi boş bir balon olduğunu öğretir; sürekli tekrar eden haksızlıkların ortasında mağdur olanlara umut pompalamak ise zaman kaybından öte birşey değildir. Aile, çocuklar, meslek; hepsi bu yükün altında var olmaya çalışıyor. Bunları anlatıyorum çünkü bu ülkenin gençliğine “ümidim sizsiniz” denilmeden önce, onlara gerçekten nefes aldıracak koşulları kurmamız gerektiğini biliyorum.
Öyleyse gelelim asıl meseleye. Takribi bir asır önce söylenmiş bu sözün kabuğunu bir kenara bırakalım: “Bütün ümidim gençliktedir” sözü, eğer arkasında iş, adalet, kurum ve imkân yoksa yalnızca kulağa hoş gelen bir nakarat olur. Pankarta basmakla, afilli fontlarla duvara yazmakla, törenlerde tekrarlamakla sözler karşılık bulmaz. Vasiyetin yerine ulaşması maddî ve kurumsal zemin ister. O zemin kurulmadıkça, bu cümle gençlerin beklediği karşılığı bulmayacaktır.
Yukarıda okuduğunuz satır aralarındaki umutsuzluk kokan ifadeler benden kaynaklanmıyor; yaşadıklarımdan kaynaklıdır. Bu memleketin (adalet-eğitim-ekonomi vb. sisteminin) bana öğrettiği şey şudur: Umutsuz da yaşanabilir; ama bu, kimsenin övüneceği bir durum değildir. Ben memleketime yönelik hiç umutlu olmadım ama bu umutsuzluğum beni yaşamaktan da alıkoymadı ve bu nedenle umutsuzlukla ilgili klişeleşmiş ezberci tekrarların peşinde değilim.
Eğer bugün bu sözü zikredecekseniz, altını liyakatle, refahla, huzurla, adaletle, ifade özgürlüğüyle doldurunuz. Çünkü altı doldurulmayan söze lafugüzaf denir.


